Atatürk


Amaç: Son zamanlarda hangi internet sitesine girersem gireyim çok gerekliymiş gibi bir Atatürk köşesi belirir köşede bir yerde. Bende de olsun istedim.

Önsöz: Bu derlemedeki amaç hiç kimseyi özel olarak kötülemek için yapılmamıştır. Her bölümün altında kaynakçası mevcuttur. Yalnızca insanlar gelecekte kendilerine ışık tutacak olan geçmişlerini daha iyi öğrensin isterim. Bir yargıya varmadan önce o konu hakkında her şey bilinmelidir. Öbür türlü yargınız eksik-hatalı olur. Geçmişte yaşanan acılar tekrar yaşanmamalı ve bunlardan dersler çıkarmalıyız…

Atatürk’ün Din Anlayışı

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.  Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!” Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası ve Uğur Mumcu

“Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.”

- Kaynak: ATATÜRK, 1933, Milli Eğitim Bakanı Dr.Reşit Galip’e hitaben, İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi

Dine inanan bir insan, ayetleri “dogma” olarak nitelendiremez. Kuran’daki “Allah’ın hükümlerinin asla değiştirilemeyeceğini” belirten ayete atfen “asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur” diyerek Kuran’ın akla aykırı olduğunu söyleyebilen birinin Kuran’a ve dine inandığı düşünülemez.

“Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. İslam ananesinde bu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek vasıtasıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur. Muhammed birdenbire Allah’ın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve iptidai ve islaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları islah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”

- Kaynak: ATATÜRK, 1931, Lise için yazdığı Tarih kitabı

İslâm’a inanan bir insan İslâm peygamberine saygı gereği “Hz.Muhammed” olarak hitap eder. Yalnızca “Muhammed” hitabında bulunabilecek bir kimse ancak İslâm’a inanmayan biri olabilir.

Ayetlerin Allah tarafından Cebrail aracılığıyla vahyedildiği kesin bir dille Kuran’da belirtilirken, “İslam ananesinde böyle kabul olunur” diyerek, bunun bir done değil bir varsayım olduğunu vurgulamıştır.

Muhammed’in, çevresindeki olaylardan etkilenerek vahiy ve ilham fikri ile harekete geçip peygamberlik iddiasında bulunduğunu söylemiştir. Burada vahiyin Allah kelamı değil, Muhammed’in kendi tasarladığı bir fikir olduğunu belirtmektedir. Böyle bir yorumu ancak dinsiz birisi yapabilir.

“Prensiplerimiz, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”

- Kaynak: ATATÜRK, Cumhuriyet Halk Partisi programı, Söylev ve Demeçleri / Cilt 1 / Syf. 389

Kuran ayetlerini “gökten ve gaipten indiği sanılan” “dogmalar” olarak nitelemiştir. Bu yorumu ancak inançsız biri yapabilir.

“Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini (uydurmalarını) Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.”

- Kaynak: ATATÜRK, Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası

Kuran hakkında Atatürk’ün değerlendirmesi: Arapoğullarının uydurması.
Kuran’a inanmak: Budalalık ve aldanmak.

Ayasofya’nın Müzeye Çevrilmesi

Câminin vakfiyesini hazırlatan Fâtih, bu câmiyi puthaneye çevirenler için tâ o günlerde lânetler yağdırmıştır.

Sultan Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi

Allah’ın mescidlerinde o’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Başka türlü girmeye hakları yoktur. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.

(Bakara Suresi / 114.Ayet)

İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse,

Allah’ın, Peygamberin, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.

Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.

Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.

Fatih Sultan Mehmed Han – 1 Haziran 1453

(Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde Bulunan

Ayasofya İle İlgili Arapça Vakfiyenin Tercümesi)

Camiler Ahır Yapıldı

15 Kasım 1935`te “Cami ve mescitlerin tasnifine ve tasnif harici kalacak cami ve mescit hademesine verilecek muhasasat (maaş, ödenek) hakkında” bir kanun çıkarıldı. 2845 numaralı kanunda “Tasnif harici tutulan cami ve mescitler usul ve mevzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır” hükmü vardı. Bu tarihten sonra yüzlerce cami kapatıldı, depo yapıldı, satıldı, yıktırıldı, parti binası bile yapıldı. Anadolu`nun birçok yerinde yüreği parçalanan vatandaşlarımız birleşerek yapılış amacı dışında kullanılan cami ve mescitleri satın alıp, tekrar ibadethaneye dönüştürmeye çalıştılar. Tokat`ta Kâbe Mescit isimli ibadethane 1940`lı yıllarda kiraya verilerek, tuz deposuna dönüştürülmüştü. 1949`da satışa çıkarılınca dört Tokatlı burayı satın alıp, tekrar ibadethaneye dönüştürdü. 4 Ocak 1967 tarihinde Yeni İstiklal Gazetesi`ne gönderilen bir mektupta Tokat`ta 33 cami ve mescitin yıktırıldığı ve bir kısmının arsasının satıldığı ifade edilmişti.

CHP ile İslam dininin bir arada yaşamayacağı muhakkaktır. Zaten bundan öte de bildikleri bir yol yoktur.
Ülkemizin hemen her şehrinde, bir ya da iki cami ahıra çevrilmiş, depo olarak kullanılmış, zahire ambarı yapılmış, İstanbul’da yabancı dansözlere soyunma odası olarak tahsis edilmiş, yine pek çok yerde; mevsimlik işçilere yatakhane olmuştur.
Sadece camiler olsa iyi, evinde elif cüzü bulunan yüzlerce aile sorgudan sualden geçirilmiş, akla hayale gelmedik cezalara çarptırılmışlardır. Kapatılan, yıkılan Kur’an kurslarının haddi hesabı yoktur. Yani Hitler benzetmesi çok nazik bir benzetmedir.
Daha milyonda birini söylemeye çalıştığımız bu tür CHP zulümleri, Anadolu’nun her yerinde canlılığını hâlâ korumaktadır. Hangi köye, hangi kasabaya, hangi vilayete giderseniz gidin, CHP’nin din adına yaptığı zulümlerin binlercesini dinlersiniz.

Mehmet Şevket Eygi , Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı

http://www.habervaktim.com/yazar/23860/chp_camileri_ahira_cevirirken_ak_parti_iktidari_yasatmaya_calisiyor.html

Sonuç olarak o dönemde 1200′den fazla cami kapatılmış CHP binası, Ahır vb. amaçlarda kullanılmış ya da yıkılmıştır.

Türkü Yasağı!

Cumhuriyetten sonra Batılılaşmak sevdasıyla, Türk müziği önce okullardan kaldırılmış ve müzik derslerinde Türk müziğinin öğretilmesi yasaklanmış. Bunu yapan Türk Milli Eğitim Bakanlığı Arkasından, “İstanbul Belediye Konservatuvarı” adını alan “Darülelhan”ın Türk Müziği Bölümü 1926′da kapatılmış. Böylece Türk müziği gençlere öğretilmediği gibi, öğretecek olan öğretmenlerin veya icra edecek olan sanatkarların yetişmesinin de önü kesilmiştir.

Buna karşılık, Batı müziğini öğretecek öğretmenler yetiştirmek üzere, 1924 yılı sonunda “Musiki Muallim Mektebi” açılmış: 1925′te Avrupa’ya bu iş için on genç gönderilmiş; 1927′den sonra Anadolu’da şehir bandoları teşkil edilmiş; 1932′den sonra ise bütün Halkevleri’nde Batı çalgıları öğretilmiş, orkestralar, korolar kurulmuştur. Bir taraftan, bütün okullarda da mandolin, muzıka, keman gibi batılı aletlerin öğrenilmesi mecbur kılınmıştır.

Bu hazırlıklardan sonra yeni yetişen Batıcı genç müzikçilerin yazıp sahneye koydukları – Türk ve İran uluslarının kardeşliğini işleyen – “Özsoy”, daha sonra “Bayönder” ve “Taşbebek” operaları 1934 yılında temsil edilmiş; ancak fiyasko ile neticelenmiştir.

Bu başarısızlık üzerine, Batıya has nağmelere yer açmak için, Türk halkının kulağından ve hafızasından Türk müziği alışkanlığını ve zevkini yok etmek, sevgisini gönlünden silmek gerektiğine karar verilmiş ve 3 Kasım 1934 günü, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’nın emriyle, o sırada sadece iki merkezden yayın yapan Türkiye Cumhuriyeti Ankara ve İstanbul radyolarında Türk müziğinin çalınması yasak edilmiştir.

Dersim Katliamı

“Seyit Rizayi Meydana cikardik.
Hava soguktu ve etrafta kimseler yoktu.
Ama Seyit Riza Meydan insan doluymus gibi,
sessizlige ve bosluga hitabetti.
-Evladi Kervelayme, Be gunayime,
Ayvo Zulumo, Cinayeto.
(Evlad-i Kerbelayiz, gunahsiziz,
ayiptir, zulumdur, cinayettir.)
dedi.Benim tuylerim diken diken oldu.
Bu yasli adam rap – rap yurudu.
Cingeneyi itti.
Ipi boynuna gecirdi. Sandalyeye ayagiyla
tekme vurdu. Infazi yapti.”

Dersim kırımı için 4 Mayıs 1937′de Bakanlar Kurulu olarak toplandılar ve “1937 Yılında Yapılan Tunceli Tenkil Harekatına Dair Bakanlar Kurulu Kararı”nı aldılar. “Gayet Gizlidir” ibareli yarım sayfadan oluşan kısacık karar ile bir halkın geleceğini belirlediler. Kararın en önemli cümlesi şu idi:

“Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

İşte bu karar ile Osmanlı’da “ateş kuyuları”; “Kuyucu Murat Paşalar” ve “Yavuz’un keskin kılıcı” ile dahi çözülemeyen Dersim sorunu kan ile bir kere daha çözülmek istendi. 1938 trajedisi, geride sadece ölü ve yaralılar ve sürgünler değil; Cumhuriyet’e güveni erken bitmiş ve öfkesi artmış bir halk bıraktı.

İskan Kanunu ile Dersim Türkleştirilmeye çalışılmış ve bir çok Dersimli sürgüne gönderilmiştir.

“Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar” Fevzi Çakmak

Hukukçu yazar Hüseyin Aygün, Dersim Harekâtı ve sonuçları hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı bir araştırma olarak nitelendirilen Dersim 1938 ve Zorunlu İskân adlı kitabında, isyanın açıkça kışkırtılarak çıkarıldığını, Cumhuriyet dönemi ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine uğradığını, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenlerin eziyete ve kıyıma maruz kaldığını, binlerce sivil vatandaşın öldürülmüş ve kalan on binlercesinin de sürgün edilmiş olduğunu belirtmiştir.

Dersimli küçük kız çocukları yetiştirilmek üzere Subayların ailelerine verilmiştir.

Askerî harekât, her ne kadar bazı aşiretleri sürgün etse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiştir. Harekât sonucunda 13.160 (Dördüncü Umumî Müffetişlik raporu) ile 40.000 arasında sivil ölürken, 2248 hane, 11.818 kişi başka yerlere sürgün edilmiştir.

Sabiha Gökçen Dersim şehrini bombaladığı için madalya ile ödüllendirildi.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dersim_%C4%B0syan%C4%B1

http://www.dersim.biz/

İnkılaplardan sonraki idamlar

Şu çok övünülen insanların kıyafetlerini değiştirmeye zorlayıp büyük yenilik diye sunulan saçma inkılaplardan ötürü şapka takmaya direnen binlerce insan öldürülmüştür. Bir insanın ölümüne tek sebep şapka takmaması… Tek kelimeyle insanlıktan çıkılmış ülkemizde bir dönem…

Arapça ve Kur’an Yasağı

Milli bir seferberlik olarak benimsenen ve olağanüstü bir ısrarla sürdürülen okuryazarlık kampanyasına rağmen, 1927-35 arasında yeni okuma-yazma öğrenenler resmi rakamlara göre Türkiye nüfusunun sadece % 10.3′ünü (1927′de okuryazar olmayan nüfusun % 11.2′sini) bulmuştur. Oysa, örneğin 1960-70 yılları arasında okuryazar sayısındaki artış, toplam nüfusun %27.2′si ve 1960′ta okuryazar olmayan nüfusun %40.1′idir. Bu rakamlar, okuryazarlık artışında belirleyici olan etkenin harf devrimi olmadığını düşündürmektedir. Harf devrimini izleyen yıllarda gazete satışlarında görülen ve yaklaşık yirmi yıl boyunca telafi edilemeyen düşüş ise, harf devriminin, okuryazarlık oranını artırmak şöyle dursun, azaltmış olabileceği olasılığını akla getirmektedir.
Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru, Kırmızı Y., 23. soru

”Bir Gecede Cahil Olduk”

Harf Devrimi, Kazım Karabekir’in ”felaket” dediği boyutlardaydı. 2 Kasım sabahı âlimler, bir gece önce okudukları kaynaklara ulaşmanın yasak olduğunu öğrendiler. Kürsüye çıkan hocalar bir anda sağır-dilsiz oldular.

Harf devrimi ile ilgili Kazım Karabekir’e teklif sunulunca o şöyle dedi:“Bu kabul edildiği gün memleket herc ü merce girer. Her şey bir yana kütüphanelerimizi dolduran mukaddes kitaplarımız, tarihlerimiz, yazılarımız ve binlerce cilt eserlerimiz bu lisanla yazılmış iken büsbütün başka bir şekilde olan hurûfu kabul ettiğimiz gün en büyük bir felakete maruz kalacağız.”

Harf Devrimi, Kazım Karabekir’in “felaket” dediği boyutlardaydı. 2 Kasım sabahı âlimler, bir gece önce okudukları kaynaklara ulaşmanın yasak olduğunu öğrendiler. Kürsüye çıkan hocalar bir anda sağır-dilsiz oldular. “Bir gecede cahil olduk” diyerek ağladılar. Baskıya hazırlanan dergiler, ne yapacaklarını şaşırdılar, bazı gazeteler derhal yayınlarına son verdiler.

Olay nasıl algılandı?
Batı hayranları olayı Laiklik konusunda atılmış en büyük adım, Türkleri Arap fikriyatından koparıp kendi milli benliğine kavuşturan büyük devrim diyerek övdüler ve kanunun uygulamasının takipçisi oldular, bir bakıma gönüllü hafiyelik rolünü üstlendiler.

İstanbul’daki edebiyat çevreleri ve gazeteciler, bu değişikliği kendilerinin Mustafa Kemal’i desteklememelerinin ve Saltanat, Hilafet gibi konularda sessiz kalmalarının cezası olarak gördüler. Olayı kendilerinin işten atılmaları olarak değerlendirip basite indirgediler.
Âlimler, bunu Kur’an’a karşı bir saldırı ve Hıristiyan âlemine bir yakınlaşma olarak gördüler. Latin alfabesi için “La dini alfabe”dediler.

Olayın neticeleri?
1. Okuma-yazma oranı Müslümanlar arasında sıfıra düştü. Birkaç Fransız hayranı dışında okuryazar kimse kalmadı. Bu durum, basında zaten etkin olan Ermeni, Yahudi ve Rumların sayısını artırdı. Onlardan bazıları resmi olarak basın kuruluşlarında görev alırken birçoğu “gizli çalışan” olarak iş yaptı.

Böylece basındaki Batı etkinliği arttı. Gazetecilik “Osmanlı” kimliğini tamamen yitirdi, birkaç Fransız hayranıyla birkaç gayrimüslimin işi oldu. Basının halkı İslam’dan uzaklaştırma çabası hızlandı.

2. Edebiyat dergileri okuyucusuzluktan bir bir kapandı. Yayınını sürdürenler de önce artık “eski alfabe” denen alfabeyle kaleme alındı, ardından genellikle bir Rum usta bulunarak ona baştan sona yazdırılırdı.

3. Tezhip sanatı sona erdi.

4. Arşivler, “Arap alfabesiyle yazılmış” denerek başta Bulgar tüccarlar olmak üzere yabancılara kâğıt diye satıldı. Osmanlının paha biçilmez belgeleri Avrupalıların eline geçti.

5. Yüzlerce yıl önce yazılmış, paha biçilmez el yazması yüz binlerce eser yakıldı veya Jandarma korkusuyla saklandığı yerde unutuldu.

Asıl amaç çok geçmeden ortaya çıktı:
Jandarma, devletin üst kademesinden aldığı emirle alfabe değişikliğini Kur’an-ı Kerim yasağına dönüştürdü. Köy köy gezip elinde, evinde, iş yerinde, bağ veya bahçesinde Kur’an-ı Kerim bulduğu herkesi tutukladı, dövdü, bir daha “eski” harfleri kullanmayacağına dair yemin ettirdi.

Yasağa direnenler idam edildi, kurşuna dizildi. Karakollarda ve cezaevlerinde çok sayıda kişi kötü koşullardan dolayı hayatını kaybetti.

İslami eğitim, gizli yapılabileni dışında sona erdi. Anadolu halkı İslami ilimlerden yoksun kaldı. Anadolu’da cehalet arttı. Böylece Komünizm, ateizm, faşizm gibi düşünce ve akımların önü açıldı.

Bunun için “Harf Devrimi”, Batı yanlılarınca laiklik konusunda atılmış en büyük adım kabul edilmiştir.

Olayın ilginç yanları
1. Mustafa Kemal, ünlü Nutku’nu 1927’de “Arap” alfabesiyle yazmıştı. Nutuk, 1928’den sonra okunmaz oldu. Ancak 1930’lu yıllarda ve birçok imla hatasıyla Latin alfabesine çevrildi. Bugün bile Kemalistler, asıl nüshayla Latin alfabesi arasında farklar bulunduğunu söyler ve bu konuda birbirlerine yönelik ağır ithamlarda bulunurlar.

2. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ölünceye kadar “eski” yazıdan kopamamışlar, kendi yazılarını önce “eski” alfabeyle yazmışlar, sonra kâtiplerine emir vererek Latin alfabesine çevirmişler.

3. 12 Eylül’ün darbecisi Kenan Evren hâlâ özel notlarını “eski” yazıyla yazmaktadır. Gerekçesi bu harflere alışan kişinin bir daha onlardan kopmasının mümkün olmadığıdır.

4. Yakın dönemin ateist yazarlarından Aziz Nesin hikâyelerini “eski” yazıyla yazdıktan sonra Latin alfabesine çeviriyordu. Gerekçesi, Latin alfabesinin insanın düşünce akışını koparmasıydı. Ona göre Latin yazısı kesik kesik olduğu için düşünce akışını koparıyor ve kolu yoruyordu.

İşte İsmet İnönü’nün ağzından, harf devriminin asıl amacı:
“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi. (ki zor da… değildir. 2 ayda, 6 yaşında çocuklar çok rahat öğrenebiliyor ‘A.B’) Uzun yıllar devlet eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti.(uzun süren harblerden dolayı ‘A.B’. ) ; vermiş olsaydı şüphesiz ki daha yüksek olurdu. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı.(…) Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik.(…)Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”

İnönü, Hatıralar C.II s 223

 

Tarihimizin Satılışı

Meşhur tarihçilerimizden merhum ibrahim hakkı konyalı, mayıs 1951 tarihli, “tarih hazinesi” nde “osmanlı sarayı’nın elmas ve zümrütleri” başlığıyla yayınladığı ilginç bir makalede korkunç bir ifşaatta bulunuyor. “1927 yılında topkapı sarayı’nın hazine-i hümayun’undan satılmak veyahut rehin konulmak üzere üç sandık içinde ankara’ya götürülen eşyanın cinslerini ve anahtarlarının kimde olduğunu bilen tek yazar benim” dedikten sonra olayın gerisini anlatıyor. İki okka 225 dirhem ağırlığındaki bir zümrüdün, kaşıkçı elması’nın, kevkeb-i dürri’nin yola çıkarılmak üzere sandıklara nasıl yerleştirildiğini izah ediyor. Üç sandık dolusu mücevherin, ankara’ya götürüldüğünü, bunları rehin bırakarak hükümetin amerika’dan borç istediğini uzun uzun anlatıyor.

Ardından Osmanlı Hanedanı’nın Uluslararası Mahkemelere başvururuz demesi üzerine bu emanetleri satmaktan vazgeçiyoruz. Çünkü Mahkemeye giderse  satılamayacağı kesin. Çünkü emanetler Osmanlı Hanedanı’nın. Ardından bu 3 sandık Haydarpaşa garının çatısında Menderes zamanında bulunuyor. Anahtarları bulunamadığı için sandıklar kırılarak açılıyor ve Topkapı Sarayına gönderiliyor.

1931 yılı Mayısında, asla affedilmesi ve unutulması mümkün olmayan bir gaflet neticesi, dünya arşivcilik tarihinde tek örnek olarak, Osmanlı dönemi arşiv malzemesi, millî hafızamızın bir bölümü, sorumsuz, kültür ve şuurdan habersiz bir iki kişinin gayretiyle kuru ot ve paçavra fiyatına, okkası üç kuruş on paraya Bulgaristan’a satıldı.

(4 Haziran 1931) çıkan Son Posta gazetesinde “Okka ile satılan kıymetli evrak meselesi” başlığı altında bir yazı çıktı. Bu yazısında hadiseyi uzun uzadıya anlattıktan sonra bilhassa evrak daha mahzenden çıkarıldığı sırada orayı gezmiş ve görmüş olan İbrahim Hakkı şu tafsilatı veriyordu;

“ Oradaki koridor harman halinde dökülmüş kâğıtlarla dolu idi. Çenberliyorlardı. Arkada yüzlerce torba kâğıt yığılmıştı. O suretle ki içeri girmek mümkün değildi. Evvelâ Bekir Ağa (hademe) bu torbaların üzerine çıktı ve elimden tutarak beni yukarı çekti. Bu kısımda tesadüf edilmiş bir çok kıymetli vesikalar, defterler göze çarpıyordu. Burasını gözden geçirdikten sonra sıra aşağı kata geldi.Burada lalettayin aldığım kâğıtların içinde altın yaldızlı mecmua parçaları, Silistre, Varna, Tuna vilayetlerine ait kalelerin tamirine, zeamet, tımar vesikalarına, ulufenamelere, matbah masraflarına, vakıflara ait birçok tarihî mülknameler vardı. Bunlar değersiz kâğıt parçaları değil, onbinlerce kuruş ve lira sarfıyla bile yerlerine konması mümkün olmayan vesikalardı.”

İbrahim Hakkı Konyalı, Mayıs 1951

http://tarihvemedeniyet.org/2009/08/bulgaristana-satilan-osmanli-arsivi/

Filistin’in Kaybedilişi

Filistin cephesinde üç ordumuz vardı. Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci ordulardan mürekkep olup, “Yıldırım Orduları” adını alan bu kuvvetlerin cephe kumandanı Liman Von Sanders’di. Dördüncü ordu kumandanı Cemal Paşa, sekizinci ordu kumandanı Cevad Paşa, yedinci ordu kumandanı ise Mustafa Kemal Paşa idi.
31 Ağustos 1918de bu cephede o kadar âni bir çöküş vukûa geldi ve bu hal, o derece sür’atli bir hezimete yol açtı ki, kilometrelerce geride bulunan ordu kumandanları bile canlarını güçlükle kurtarabildiler.Devletimizi Mondros Mütârekenamesini imzalamaya mecbur bırakan bu hezimet esnasında sekizinci ordu kumandanı Cevat Paşa, kalpağını bile alamadan kendisini Şâm’a zor atmıştır.
Bu hezimet, yedinci ordu kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın sağ ve solundaki dördüncü ve sekizinci ordulara haber vermeden âni bir şekilde ric’at (geri çekilme) etmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu sûretle merkezi durumdaki yedinci ordunun ani ve habersiz geri çekilmesi ile cephede açılan boşluktan saldıran İngilizler, sağ ve soldaki dördüncü ve sekizinci orduları arkadan kuşatarak 75bin esir ve 375bin adet top ele geçirmişlerdir. (Dünya rekoru)

E Haliyle kendisi çok büyük bir komutandı. Başka kim 75.000 esiri tek bir hata(!) sonucu kaybettirebilir? Aynı zamanda kutsal toprakları..

Atatürkle 15 yaşımda birlikte oldum

Açılan büyük bir kapının  ardından içeriye girdim.Heyecandan kalbim deli gibi çarpıyordu.Mermer taşla döşenmiş yoldan geçerek bahçe içindeki eve doğru yöneldim. Çok büyük bir zeytin ağacı evin girişini gölgeliyordu. Hipnotize olmuştum. Üst kata çıktım. Atatürk el işlemesi geniş bir gürgen koltuğa oturmuştu. Arkası bana dönüktü.Yanındaki masa üzerinde duran nargilesini içiyordu.

Kemal Atatürk, Tanrı’nın insanlığa ender gönderdiği bir kurtarıcı, politika ustası ve korkusuz bir savaşcıydı. O yarı insan yarı tanrıydı.  Orta yaş döneminde dahi Atatürk’ün seks aktiviteleri yakın çevresi tarafından biliniyordu. Bakırımsı kırmızı renkli kadife koltuğa- yanına- oturmamı söyledi.Büyülenmişcesine Atatürk’ün emrini yerine getirdim.Nargilesinin hortucunu bana doğru uzattı ve içmemi söyledi.Dumanı içime çektim.Diğer elinde tuttuğu rakıyı yudumlayarak içtim.

Atatürk ile beraberliğimin bundan sonrasını ilk defa açıklıyorum. Dans eden dansözlerin odadan çıkmalarını istedi.İkimiz baş başa kalmıştık. Henüz 15 yaşındaydım. Çocuk denecek kadar genç sayılırdım.  Atatürk 56 yaşında olgun bir erkekti. Buna rağmen ürküntü duymuyordum.

 

 

 

Rakının verdiği sarhoşlukla olsa gerek kendimi rüyada hissediyordum. Atatürk’e bekaretimi verdim. Atatürk benim ilk erkeğimdi. Şeytani bir çekicilikle, benimle deliler gibi sevişti. O, genç bir kadının nasıl mutlu edileceğini çok iyi biliyordu. Atatürk, aklıma her geldiğinde O’nun tüm kadınları doyuma ulaştıracak gücü olduğunu düşünürüm. Atatürk, profesyonelce sevişen bir tanrı, bir kraldı”.

Zsa Zsa Gabor - One Lifetime is not Enough

Zsa Zsa Gabor Kimdir? Merak edenler tıklayınız.

Gerçek İsmi

Görüldüğü gibi Mustafa değildir ismi. Ve Kemal de değildir.

Kamâl Atatürk 

Ve bir soru,

 

 

 

Ve Milletimin namını,

Mukaddes ve şerefli sancağımın şanını

Ve askerliğin namus ve şerefini

Canımdan aziz bilip

Bu uğurda

Seve seve canımı feda etmekten

Hiç bir zaman çekinmeyeceğime

Atatürkün Harp Okulu Yemin Talimatı 6 Eylül 1937
Diye yemin ettiren bir insan, “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyerek koca bir tümen şehid olmuşken bir komutana şehid olmamak yakışır mıydı?
—-

Cennetse bu yurt, sen onu buldundu herâbe

Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.

Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun

Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.

Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi

Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî

Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses

İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!

Başka söze ne hacet?
Yorumlar
  1. Böylelerinin ta... diyor ki:

    Sen ve senin gibi adamları Neyzen Tevfik’in bu şiiri ne güzel anlatmış..Özellilke son dörtlüğü;

    Ne ararsın Tanrı ile aramda
    Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
    Hakikaten gözün yoksa haramda
    Başı açığa neden türban sorarsın?

    Rakı, şarap içiyorsam sana ne
    Yoksa sana bir zararı, içerim
    İkimiz de gelsek kıldan köprüye
    Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

    Esir iken mümkün müdür ibadet
    Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et…
    Senin gibi dürzülerin yüzünden
    Dininden de soğuyacak bu millet.

    İşgaldeki hali sakın unutma
    Atatürk’e dil uzatma sebepsiz
    Sen anandan yine çıkardın amma
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

    • Antandros diyor ki:

      Kendisine cevap vermiştim ben burada bulabilirsin, http://antandros.wordpress.com/2011/04/07/ataturk-ve-resmi-tarih-uzerine/
      Sen benim ibadetimi, dinimi İngilizden, Yunandan daha çok engellersen bende bunları yazarım. Neyzen Tevfik ve sizin gibilerin kimden olduğu yada duruma göre kimden olabileceği beni hiç ilgilendirmiyor. Bizimkisi belli duruma göre değişebilecek bir şey değil. Siz sarhoşken sırat köprüsünü geçmekle uğraşadurun ipliğiniz pazara çıkacak merak etmeyin.

    • Ferit Karşanbaş diyor ki:

      Bu Şiire Bu Cevap Güzel Gider..

      Hangi Dine mensupsun ben bilemem
      Oruç farzdır benim dinimde
      Tutamaz onun özünü bilmeyen
      Çarpıtır kendi meşrebinde

      Gözüm olsa haramda
      Neden türban sorayım
      Ahlak kalmadı sokakta
      Gözüm varsa senin gibi yanayım

      Rakı,Şarap içeceksin
      Allahın ayetini inkar edeceksin
      Kıyak kafayla yolda bile yüreyemezken
      Dürüstlüğünle mi köprüden geçeceksin

      Dinini unutturdular bu Milletin
      Kuranı tanımaz oldu
      Din tekelinde değilmiydi bu Devletin
      Adı Diyanet,Müslümanlık oldu

      Mücadeleye başlarken Vatan,Millet,Hilafet
      Bak gör ki geriye kaldı sade siyaset
      Darağacında sallandırmadılarmı bu Milleti
      Laiklik uğrunda asılanlar gavurdu sanki.

      İşgal ile yapamadıklarını yapmışlar sana
      Harfinden kültürüne bozulmuşsun
      Sözde Dinini yaşıyorum sanıyorsun amma
      Müslüman olarak gömülen Hıristiyan olmuşsun

      Anandan sende çıkmışsın
      Bak ne olarak
      Anan mezarda rahat mı sanırsın
      Senin gibi şerfsiz oğlundan utanarak..

  2. Ensar diyor ki:

    Helal olsun kardeşim.Sonuna kadar arkandayım.

  3. giroh diyor ki:

    ya antandros kardeş çaldım bu yorumunu atatürkçü bi şerefsiz olan neyzen tevfik güzel söylemiş ama seninkisi harikulade.. bende bööle cevp vericem saol kardeş

  4. Aliye diyor ki:

    İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi Rıza Teyfik’in daha sonra pişmanlıkla yazdığı şiiri:

    Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
    Feryâdım varır mı bârigâhına?
    Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
    Şu nankör milletin bak günahına.

    Târihler ismini andığı zaman,
    Sana hak verecek, ey koca Sultan;
    Bizdik utanmadan iftara atan,
    Asrın en siyâsî Padişâhına.

    “Pâdişah hem zâlim, hem deli” dedik,
    İhtilâle kıyam etmeli dedik;
    Şeytan ne dediyse, biz “beli” dedik;
    Çalıştık fitnenin intibahına.

    Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
    Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
    Sade deli değil, edepsizmişiz.
    Tükürdük atalar kıblegâhına.

    Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
    Bir sürü türedi, girdi meydana.
    Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
    Yuh olsun bunların ham ervâhına!

    Bunlar halkı didik didik ettiler,
    Katliâma kadar sürüp gittiler.
    Saçak öpmeyenler secde ettiler.
    Tükürün onların pis külâhına.

    Haddi yok, açlıkla derde girenin,
    Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
    Lanetle anılan cebâbirenin
    Bu, rahmet okuttu en küstahına.

    Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
    Herkesin belâdan nasîbi vardır,
    Selâmetle eren pek bahtiyardır,
    Harab büldânın şen sabahına.

    Milliyet dâvâsı fıska büründü,
    Ridâ-yı diyanet yerde süründü,
    Türkün ruhu zorla âsi göründü,
    Hem Peygamberine, hem Allâh’ına.

    Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
    Âhiretten bile himmet eylersin,
    Çok çekti şu millet murada ersin
    Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

    Rıza Tevfik

    Daha bir çok insan o dönem atatürk’ün pesinden gittigi için pisman olup, ULU HAKAN II ABDULHAMID HAN’a yaptiklari o iftiralardan dolayi büyük vicdan azabi cekmislerdir. ilk yorum yazan arkadasimiz daha iyi aratirip öyle konussun.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s